Hata oluştu. Lütfen tekrar deneyiniz.
X
Sepet
Sepetinizde ürün bulunmamaktadır.
EN TR
TR
EN
Kombi Kazan Isı Pompası Güneş Kolektörü Brülör Radyatör Isı Gideri Paylaşım Sistemi Yardımcı Ürünler
Bireysel Soğutma Merkezi Soğutma
Dalgıç Pompa Santrifüj Pompa Dalgıç Pompa Motorları Hidrofor Sirkülasyon Pompası
Bina Yönetim Sistemleri Enerji Verimliliği Danışmanlık Hizmetleri Isı Paylaşım Hizmetleri Satış Sonrası Hizmetleri
Yetkili Satıcılar Yetkili Servisler Tüketici Destek E-Ticaret Destek
Genel Bakış Faaliyetler Referanslar İnsan Kaynakları Yatırımcı İlişkileri Medya Kişisel Verilerin Korunması
ANASAYFA
Isıtma
Soğutma
Su Basınçlandırma
Mühendislik Hizmetleri
Destek
Kurumsal
İletişim

“Patronlar Patronluk Mesleğini Öğrenmeli Uygulayıcıyla Hesap Soranlar Farklı Olmalı”

Türkiye’de patronlar genellikle oğulları ile bile kolay kolay anlaşamıyor. Ama siz bir profesyonel olarak yaklaşık 30 yıldır karizması olan patronlarla çalışıyorsunuz. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

Alarko’ya 1977 başında geldim. Patronlarım, fikir düzeyinde şirketin kendilerinden sonraki senaryosunu hazırlamışlardı. Bu o dönemde en büyük holdinglerde dahi yoktu. Fikir düzeyinde senaryo tamamlanmış olmasının ötesinde uygulama aşamasında da çok şanslıydım. Çünkü patronlar genellikle uygulamada kendi oyuncaklarını bir başkasına vermek istemez. Benim için büyük avantaj, her iki konunun da patronlanmızca halledilmiş olmasıydı. O anlamda ben hazıra kondum diyebilirim.

Profesyonelin o zaman işi daha mı kolay?

Patronların yaklaşımı sadece göstermelik değil, yaşam felsefesine dayanıyorsa öyle. Benim patronlarım iki şeyin; karar verip uygulayanlarla hesap soranların kesinkes ayrılması gerektiğini düşünüyorlardı. Bir kişi hem karar verip uygulayan hem de hesabını soran konumda olmamalı. Dolayısıyla patron patronluk mesleğini öğrenmeli. Profesyonel ise belirlenen politika çerçevesince taahhüt ettiklerinin hesabını vermeli, önceliklerini gerçekleştirebilecek gayret ve organizasyonun içinde olmalı. Gerek Üzeyir Bey, gerekse İshak Bey Alarko’nun içerisinde bu anlayışı yerleştirmek üzere birçok toplantı yaptı. Bizim "pembe kitapçık" dediğimiz şirketin politikasını anlatan bir rehberimiz oluştu.

Ne var o pembe kitapçığın içerisinde?

Çok enteresan bir kitap. Bana sorarsanız kütüphaneler dolusu, ciltler dolusu yönetim felsefesinin çok iyi özetlenmiş bir prensipler harikası, şirketin temel ilkelerini, felsefesini, kurumun kimliğini, davranış modellerini ve bir anlamda kültürünü orada bulursunuz. Açık söyleyeyim; her okuduğumda yeni bir şey öğreniyorum bu kitaptan, özelde Alarko’nun ama genel olarak bütün yönetim felsefelerinin süzülmüş biçimde en rafine halinde size sunuluğu, her kelimesinden yeni bir felsefi açılım yapabileceğiniz bir kaynak.

Herhalde o dönemde Türkiye için bir - iki gömlek yukarıda bir yaklaşım...

Kesinlikle. İşte böyle bir kültürün içerisine geldim ben. Bu kültürün sayesinde çocuklarını da öyle yönlendirdiler. Kurucu birinci nesil sıfır noktasından her şeyi tırnakları ile kazıyarak, birçok şeyden vazgeçmek pahasına bir noktaya getirmiş. İkinci nesil hem bu güçlükleri hem de imkanları bir arada görmüş. Ama ikinci neslin de şöyle bir sıkıntısı var: Her kararın patron tarafından verildiği, organizasyonların sadece el, kol, göz olarak görüldüğü, beyin olarak hâlâ patronun geçerli olduğu sistemleri bu toplumda yoğun biçimde yaşıyor. Bir tarafta da Alarko gibi kurumsallaşmış, kültürü, yönetim prensipleri yerleşmiş bir şirket var. Bu farklılıklar az veya çok herkesi etkiliyor. Fakat gerek Üzeyir Bey’in gerek İshak Bey’in çocukları uygulama ve hesap sormayı birbirinden ayıran bir kültürün içerisinde yetiştikleri için o felsefe süreklilik kazanıyor. Özellikle İshak Bey’in felsefi arka planı ile çok ilginç bulduğum; işlerin yönetimi bakımından "lüzumsuz olabilmek" gibi bir yaşam stili vardır.

Üzeyir Bey’in kaybedilmesi ne tür gelişmelere yol açtı?

Üzeyir Bey olağanüstü bir insandı. Yerinin doldurulması mümkün değil. Sadece Alarko için değil, Türkiye için de çok ciddi bir kayıp. Türkiye’nin de bir kültür elçisiydi. Türkiye’nin dışarıda birtakım platformlarda savunulmasına, tezlerinin anlatılmasında yeri doldurulamaz. Ama hayata devam ediyoruz. Bu ağustosta Üzeyir Bey’siz 5 yıl olacak. Alarko, bu süreçte kurumsal kimliğinde hiçbir şey kaybetmeden yoluna devam etti. O kültür de, profesyonel ve çok rahat bir çalışma imkanı sağlayan, her işin sorumlusunu o işin patronu yapan bir kültürdür. Bizde her işin başındaki arkadaş kendi işinin patronudur. O işteki tüm ama kelimenin tam anlamıyla söylüyorum tüm yetki ondadır. İşi yapar ve hesabını verir.

Türkiye’de sermayenin ve makamın bir rantı vardır. Bilgi değil, hiyerarşi çok daha önemlidir, esastır. Alarko’da son noktayı kim, nasıl koyar?

Benim kimliğimin çok önemli unsurlarından biri de pes etmemektir. Hayatta pes etmem. Ben profesyonelim, fikir mücadelesini bir yere kadar yaparım, kabul edilmiyorsa ne yapalım, patron öyle düşünmüştür demem. Ama bunu ben kendim icat etmedim. Bu şirkette gördüm. Çünkü gerek Üzeyir Bey, gerek İshak Bey şunu söyler; "Sende farklı bir şey söyle ki, iki kişi olduğumuzun farkına varalım." Hep aynı şeyleri söyleyeceksek bazılarımız bu koltuklarda fazlayız. Hatta bazen suni olarak, sizin tezinizin tersini savunmalıyım ki, acaba o kararı verirken görmediğimiz, o anda tabloya dahil etmediğimiz, sonuçları değiştirebilecek bir başka faktör var mı, onu arılayabilelim. Ben bu 30 yıla yaklaşan periyotta patronlarımdan "Tamam sen böyle düşünebilirsin ama biz şöyle karar verdik" lafını duymadım.

Ortaklar arası çekilmeler, hatta ortakların eşlerinin, akrabalarının birbirleri arasındaki çekişmelerin ayrılıklara, en hafîf koşulda dahi ciddi kaynak israfına neden olduğunu gözlemliyoruz. Bir ortaklık olan Alarko ise bugün 50 yaşını aştı. Nedir sizce bunun sırrı?

O sırrı şöyle görüyorum. Bir konuda karar verilince herkes o kararın arkasında durmalı. Tabii o karar kıyasıya tartışılacak, herkes görüşlerini söyleyecek. Fakat bir karar verildiğinde, daha sonra ne olursa olsun, kimse şunu söylemeyecek; "Ben dememiş miydim... Siz inat ettiniz ama benim dediğim gibi yapılsaydı..." İşin sonuçlarını görüp, sonuçtan başa doğru dönmeyecek. Herkesin karara saygılı olması, birbirine tam güveni olması gerekir.

Doğru veya yanlış, ben çok, sen az çalıştın demeden, verilen kararın arkasında tek vücut olarak durmak ve "Biz müştereken doğru yaptık ya da müştereken yanlış yaptık" diyebilmek. İşte bu denilebiliyorsa, ortaklıklar çok uzun vadeli gidebilir, işin püf noktası budur.

Alarko’yu bu açıdan bir model olarak görüyor musunuz?

Gerçekten çok iyi bir model olduğunu düşünüyorum. Ama ne kadar Türkiye şartlarına uyuyor onu bilmiyorum. Mesela çoğu kişi zanneder ki, Üzeyir Bey ve İshak Bey birbirlerine çok benzer. Oysa hiç benzemezler. Ayrı ayrı analiz ettiğimde tamamen iki ayrı kişilik olduklarını, benzer noktaların çok az, ayrıştıkları noktaların çok olduğunu görüyorum. Ve hatta, bana sorarsanız, ortaklığın böyle başarılı bir noktaya gelmesini ve sonra da o felsefe üzerinde devamını temin eden nokta, ortak değerleri olan ama farklı birer kişilik olmalarıdır.

Ortak değerler derken...

Biraz önce saydığım konular. Karşısındakine saygı göstermek. Verdiği sözü tutmak. Ortağına sonsuz güvenmek. Ortağının vermiş olduğu kararlara kendisi olmasa bile sonuna kadar sahip çıkmak. Başarıyı da başarısızlığı da paylaşmak gibi... Ama kişilikleri tamamen farklı. Mesela Üzeyir Bey hemen karar verir. Ama İshak Bey hiç acele karar vermez. Üzeyir Bey en uygun, en olumlu koşulları içerisinde ama öyle ya da böyle sonuçlandırılmasını ister. İshak Bey ise etkileri daha uzun bir süreçte incelemek suretiyle karar verir. Üzeyir Bey hiç pazarlıkçı değildir. İshak Bey ise gayet iyi pazarlıkçıdır. Birbirlerinden farklı ama öte yandan birbirlerini çok iyi tamamlayan özellikleri vardır.

Peki ya bundan sonra?

Üzeyir Bey aramızdan ayrıldıktan sonra çocukları işin başına geçti. Hiç öyle bir olay olmamış gibi devam etti. Üzeyir Bey’in kızı olsun, oğlu olsun, zaten uzun zamandan beri şirketin içinde. O felsefeyi hazmetmiş oldukları için sorun yaşatacak veya yürüyen çarkta duraksamalara yol açabilecek bir şey olmadı.

Ya çocukların çocukları işbasına geldiği zaman...

Allah uzun ömür versin, çocukların çocuklarına geldiği zaman ne olur onu ben bilemem. Burada üçüncü, dördüncü kuşakta, 20-30 kişi olunca ne olur, onu bu günden kestirmek mümkün değil. Şöyle bakmak gerekir; Alarko bir halka açık şirket. Zamanla halka açıklık oranı daha da gelişecek. O zaman belki de insanlar olaya şöyle bakmalı; burada patron olarak kalmak istemeyenler hisselerini aynen Avrupa’da olduğu gibi borsada satmalı ve eline geçenle ne yapmak istiyorsa onu yapmalı. Kurumlar kalıcı olmalı. Çünkü kolay kurulmuyor. Bizim kurumumuzun 52 yıllık geçmişi var. Nasıl kurulduğunu bilmiyorum ama nasıl geliştiğini çok iyi biliyorum.. Para çok zor kazanılıyor ve işletmelerin büyümesi hiç kolay olmuyor. Bir kurum ne kadar iyi ve verimli çalışırsa, üçüncü, dördüncü kuşağın elindeki hisseler o kadar değerli olur. Bunun yolu da kurumsallaşmaktan geçiyor. Bugüne kadar başka yolu keşfedilmedi.

İshak Alaton’un Önerisini Dinlemediğime Pişmanım

1990’ların sonuydu. İshak Bey dedi ki, "Antalya ya da Muğla olabilir, güneyde büyük bir yer alalım..." Neden? dedim, Türkiye’nin çok moda bir ülke olacağına inanıyorum" dedi. Türkiye dört mevsim yaşanan bir ülke. Avrupa da yaşlanıyor. İstikrarlı hale geldikçe

Türkiye çok gözde olacak. Çok büyük bir yer alalım, uydu kentler yaparız, Avrupalılara satarız" dedi. Biz işe hemen asılmadık, arkasından da 2000’nin sonunda kriz çıktı, kaldı o iş. Ama İshak Bey o 2001 krizinde bile, "Bakın bunu atlamayın, tam zamanıdır o yeri alın" dedi. Doğrusunu söylemek gerekirse biz işi kavrayamadık. Gelişimi biz o yönde görmedik. Trendlerin pek öyle olmayacağını, aksine sıkıntılı olabileceğini düşündük. Ama işte çok geçmedi Türkiye geçen yıl tam anlamıyla moda ülke oldu. O gün neredeyse bedavaya alabileceğimiz yerler bugün ateş pahası, çok büyük para kazanabilirdik. Bu iş hayatımızda, üstelik bir hayli tecrübeli olduğumuz bir alanda göremedik bu fırsatı. Ona çok hayıflanırım. Şunu kabul etmek lazım; işadamı dediğiniz kişinin profesyonelden çok temel bir farkı var; sezgi. İşte profesyonelin yapması gereken şey, o sezgiyi matematik modelleme içinde iyi şekillendirmektir. Bu bize çarpıcı bir ders oldu. Ama tabii, her öğrendiğiniz, çıkardığınız her ders sizin hata riskinizi azaltıyor ama maalesef sıfırlamıyor.

Yemeği Soğutarak Yemeyi Üzeyir Bey’den Öğrendim

Üzeyir Bey, süratli karar verip süratli uygulamayı öngören bir işadamıydı. Ben de canıtez bir kişiyim. Bir ihaleye giriyorduk. Kendimce hemen planı yaptım ona da anlattım. Üzeyir Bey bendeki heyecanı görünce, “Pasam” dedi, "Haklı olabilirsin. Ama ağabey olarak sana bir öğüdüm var. Olayları gözden geçirirken bu metodu sakın unutma. Yemeği daima soğutarak ye... Ben de senin gibi yemeği sıcak sıcak yemeyi seven biriyim ama ağzım çok yandı. Onun için artık soğutarak yemeğe çalışıyorum. Gel, sen bugün hiçbir şey yapma. Karar verme. Yemeği bir soğut bakalım bu akşam, yarın tadını beğenirsen gene yersin, yemek senin" dedi. Ben önce pek benimsemedim, hatta kızdım biraz, Üzeyir Bey, işi önlemeye çalışıyor diye düşündüm. Ama akşam işin heyecanının, ortamın dışına çıkınca, faktörleri tekrar gözden geçirdim. Gördüm ki, o yemek gerçekten bayatmış. Tadı tuzu yokmuş. Biz onu heyecanımızla büyük bir alevde ısıtmışız. Aceleyle de yemeye kalkmışız. Bunu görünce o işi almadık. Ve eğer o işe girseydik, çok ciddi zarar edecektik. Nihai kararı veren profesyonel, daima şu ilkeden hareket etmeli; iş ne kadar acele olursa olsun, yemeği soğuk yendiğinde lezzetinin ne olduğunu, tabii bir model içerisinde tadıp ona göre karar vermeli. Eğer sıcak andaki parametreleri doğruluyorsa tamam, doğrulamıyorsa kesinlikle vazgeçin.

Türkiye Yabancı Yatırımcının Gözünde “Faz” Değiştirdi

Türkiye iyi bir yere geldi. Bakın bu sabah burada bir yabancı grup iş ziyaretine geldi. Bizimle gayrimenkul işi yapmak istiyor. Diyor ki, ilk planda 200 milyon dolar getirelim. Ondan sonrada işin gelişmesine paralel olarak bunu bir milyar dolara çıkarabiliriz. Büyük finans organizasyonları yapan, isimleri çok büyük harflerle yazılan kurumlar ve şunu söyleyeyim, onlar tek örnek değil. Türkiye’de son bir buçuk yıl öncesine kadar, böyle bir şeye şahit olmamıştım. Türkiye’ye büyük rezervasyonla, büyük bir şüphe ile bakılıyordu. Kesinlikle söylüyorum, şu anda o şüphe tamamen değişmiş vaziyette.

Şu sıralarda belli başlı gelişmekte olan ülkelere önemli bir talep var. Brezilya gibi ülkeler de benzer bir dönem yaşıyor... Bunun da etkisi yok mu?

Doğru, onun da etkisi var. Uluslararası markette çok büyük para var. Türkiye’de de getiriler oldukça yüksek. Dolayısıyla bu iştah kabartıyor. Fakat bunun yanında Türkiye’deki yatırım ortamının çok hızlı olmasa da değişmekte olduğunu, yabancı yatırımcıların da artık Türkiye’ye yatırım yapmayı, kalıcı yatırım yapmayı arzuladığını görüyoruz. Her hafta üç-dört yabancı ile görüşüyorum bugünlerde. Konuşmalarında bunu açık açık söylüyorlar. Gelen yabancılardan benim edindiğim intiba gerçekten Türkiye’nin bir faz değiştirdiği yönünde. Türkiye’nin artık başka bir düzleme geçtiğini onlar da teyit ediyorlar. Tabii, bizim de bunlara bakıp da çok havalanmamamız gerekir. Daha yapmamız gereken çok şey var. Çünkü, samimi olarak pozitif bir yaklaşım sergiledikten sonra hemen arkasından sordukları soru; Türkiye bunu ne kadar sürdürecek? Sürdürebilecek mi? Çünkü daha önce de yaşandığı gibi önce bir yıldız gibi çıkarsınız ondan sonra aynı hızla yıldız gibi de düşersiniz.

Peki ne yapmak lazım?

Türkiye’nin iki sorununu çözmesi lazım; eğitim ve adalet... Bu iki sorunumuzu çözmeden daha ileri gidemeyiz. Eğitim çok kritik Herkesi üniversite kapısına getirerek eğitim sorununu çözemezsiniz. Sanayinin, hizmetler sektörünün aradığı o ara kesime, meslek liselerine ağırlık vermemiz gerekiyor. Ve ezbere dayalı sistem yerine, araştıran, sorgulayan bir temel eğitimi, istisnasız bütün çocuklarımızı kapsayacak şekilde 11 yıla çıkarmamız lazım. Şimdi artık denk ya da denke yakın bütçeler yapmaya başladığımıza göre, faiz dışı fazlamızın, tasarruflarımızın tamamını eğitime ve arkasından adalete aktarmamız gerekiyor. Bunları çözersek Türkiye’nin içine girdiği yeni faz kalıcı olur. Yoksa başarıları bir süre sonra eriyip gider.

Türkiye’nin başarısını somutlayan neler görüyorsunuz?

Bakın bugün, Kazakistan’a gidiyorsunuz uçakta yer yok. Avrupa’ya gidiyorsunuz yine uçakta yer bulamıyorsunuz. Dinamik bir süreç yakalandı. Türkiye kalkışa geçti. Düşük kurun sanayimizde yarattığı tahribata, faizdeki sıkıntılara rağmen, sürekli yurtdışında iş imkanları arayan, ihracat, ortaklık, know – how arayışları içerisinde olan ağırlıklı olarak 35-45 yaşları arasında son derece iyi lisan bilen genç bir iş alemi var Türkiye’nin. Artık onları her yerde görüyorsunuz ve bunun çok önemli bir etkisi var. Çünki Türkiye bu kalkışa kendi iç dinamikleriyle, kendi insanıyla geçmiş bir ülke. Ve doğru şeyleri yaparsak bu kalkışı kimse kolay kolay engelleyemez. Bütün mesele bu atmosferi daha aşağılara doğru yayabilmek. Bu dinamizmi, toplumun diğer kesimlerine de nüfuz edebilmesini sağlamak, çeşitlendirerek genişletmek. O yönde bir politika değişikliğine giderse Türkiye, eminim gelişmemizde çok önemli olan araştırma geliştirme de bu ortamdan etkilenecek ve Türkiye’nin gelişimi sürdürülebilir ve kalıcı hale gelecek.

Sindirilen Bürokrasi İş Yapmaktan Kaçıyor

Türkiye, 1990’ların başında bugüne de uzanan çok enteresan bir uygulamaya yöneldi. Bürokrasi üzerinde müthiş bir müfettiş baskısı var. Siyaset bir şekilde geriye çekildi, bürokratlar mahkemelerin önüne çıktı. Bu da korku yarattı ve o kesim tam anlamıyla silindi. Bürokrat, yapmak yerine yaymak, sonlandırmak yerine uzatma metoduna iyice sarıldı. Ölçülebilirliği çok zor ama yaşayan bir insan olarak söylüyorum, Türkiye’nin bürokrasinin bu durumu nedeniyle büyük kaybı var. Bu ancak siyasi kararlılıkla kaldırabilir. Merkezi idarenin çok ciddi bir reform ihtiyacı var.

İş Alemi Eleştirici Ama Çözüm Üretmede Sınırlı

İş dünyasıda Türkiye’nin genel felsefesinin dışına çıkıp onu aşamadı. Yaklaşım itibariyle eleştirici, çözüm üretmede ise sınırlı. Hükümet oyuncu, iş alemi seyirci mi? İş alemininde kendi konusunda çözüm önerilerini açıklıkla ve mümkün olan en geniş kesimin yararına olmasında çalışarak ortaya koyacak. Çözümün ne olabileceğini net bir biçimde belirleyerek bunları hüküment nezdinde takip edecek. Özelleştirimizi yapıp, o Çin atasözünde denildiği gibi, karanlığı eleştirmek yerine bir mum yakıp odamızın daha aydınlık olmasına çalışmalıyız.

Enerji, 10 Yıl İçinde Alarko’nun İşlerinin Yüzde 40’ını Oluşturacak

Enerji, hayatın esasıdır. Pek çok savaşın da nedenidir. Bugün Türkiye’nin fiilen kullandığı enerji 36-37 bin megavattır. Ülke geliştikçe enerji ihtiyacı da artacak. Bırakın Almanya’yı, Fransa’yı bir Belçika bir İspanya ile karşılaştırdığımızda da kapasite itibariyle çok düşük bir noktadayız.

Sadece bizim ortak olduğumuz Endesa’nın 60 bin megavat üretim kapasitesi var. Neredeyse Türkiye’nin iki katı. Gerek toplam, gerekse kişi başına kullanılan enerji bakımından henüz işin başındayız. Nüfusun hâlâ yüzde 36’sı tarımda. Gelişmiş bir ülke haline gelebilmemiz için bunun hiç olmazsa yüzde 15 seviyesine gerilemesi gerekiyor. Yani en azından tarımdaki yüzde 20 kadar bir nüfusun hizmetler ya da sanayie aktarılması lazım. Ve bizde nüfus artışı yılda yüzde 1.5 mertebelerinde. Sanayileşmede kat etmesi gereken daha çok uzun bir mesafe var. Kaldı ki, sanayileşme demek zaten enerji kullanımı demek. Hizmetler de öyle. Bu perspektifle diyoruz ki, Türkiye’de en hızlı gelişecek, önü en açık sektör enerjidir.

Mevcut işlerimizin dışında, şirketimizin gelişimini daha çok enerji ağırlıklı görüyoruz. Gerek elektrik dağıtım, gerekse üretim projelerinin özelleştirmesiyle yakından ilgiliyiz. Enerji önümüzdeki 9-10 yıl içerisinde Aiarko’nun toplam iş hacminde yüzde 40’a ulaşmalı, ilk planda bin megavatlık bir büyüklüğe ulaşmak istiyoruz. Şu anda 4 santralımız var. Bu 110 megavat eder. Bir de Tunçbilek’te ihaleyi biz kazandık. Ama henüz devredilmedi. Oradan da 450 megavat eklenecek. Demek ki, aşağı yukarı 560 megavat. 2010’a kadar bunu bin megavat yapmayı hedefliyoruz.

Türkiye bir enerji köprüsü olabilir ve bu yönde de önemli adımlar atılıyor. Mesela Bakü-Ceyhan bitti. Türkiye’ye bir kazanç kapısı. Ama bu tür enerji nakil hatları. Türkiye’nin jeopolitik önemini artırır ama o kadar. Enerji sorunlarını çözecek bir faktör olamaz. Oysa, Türkiye bir Afrika ülkesi olmayacaksa, daha çok 10 bin megavatlara ihtiyacı var. Neresinden baksanız önümüzdeki 20 yıl boyunca yılda 4 milyar dolar enerjiye yatırım yapmamız gerekiyor. Ve devletin kendisi de yatırım yapmayı düşünmediğine göre enerjide özel sektöre büyük bir oyun alanı var.

Kömür, gaz, hidroelektrik santrallar özel sektörün rahatlıkla daha da büyüyebileceği alanlar. Ancak Türkiye, coğrafya kitaplarının öğrettiğinin aksine su kaynakları sınırlı bir ülke. Bu bölge için oldukça avantajlı bir konumumuz var. Ama her şeye rağmen oldukça sınırlı ve su ihtiyacı giderek artıyor. Fert başına kullandığımız su Avrupa ortalamasının üçte biri. Bu mutlaka artacak. Linyit kaynakları da sınırlı. Kömüre dayalı santralları da ancak ithale dayalı olarak kurabilirsiniz.

Rüzgar hem sınırlı ve çok güvenilir bir kapasite değil. Yedekleme açısından ya da aktif üretimin küçük bir bölümü olarak düşünebilirsiniz. Şehir katı atıklarından enerji üretimi yapılabilir ama o da sınırlıdır. Bunlar, senede yüzde 7-8 mertebesinde artan, 3 bin 500 megavatlık bir enerji ihtiyacını karşılayamaz. Öte yandan, Türkiye doğalgaza da bağlı gidemez. Bence Ukrayna’daki kriz Türkiye’ye gerekli dersi verdi. Geriye ne kalıyor? Nükleer enerji. Türkiye ister istemez nükleer santrallara kayacak.

Nükleer santrallar özel sektör için gerçekten çok büyük ve çok uzun vadeli. Üretime geçmek için 7-8 yıllık bir yatırım gerekiyor. Hangi kaynağa dayandığına bağlı olarak fark eder ama ortalama bir megavatlık enerji üretmek için 1 milyon dolar yatırım yapmanız gerekir. Yani 100 megavatlık santral için en az 100 milyon dolar diye hesaplamanız lazım. Nükleer santrallarda nasıl bir yol, nasıl bir politika izleneceği net olarak ortaya konulursa yabancı bir ortakla bunu düşünürüz.

Gönülsüz Koyuna Giden İt, Ya Kurt Getirir Ya Dert

Mevki ve makam sahibi olarak belki birtakım şeyleri zoraki yaptırırsınız. Ama ona ruh katamazsınız. Başarı ise ruh katmaktan geçer. Bir işe insanların kendini adamasından geçer. Katılımın her inancın olmadığı bir yerde işler bir yere gidiyormuş gibi görünür. Ama bir sure sonra dertler başlar. Teşbihte hata olmaz derler… Anadolu’da çok güzel bir laf var; Gönülsüz koyuna giden it uluyarak, ya kurt getirir ya dert. Hiçbir işe gönülsüz gitmeyecek profesyonel. Inandığı bildiği işi yapacak. Inanmıyorsa, siz onu inandırmak durumundasınız. Yoksa o işten sonuç beklemeyin. Olmuş gibi görünür, şeklen olmuştur ama aslında bir cesettir. Cesedi insandan ayıran nedir? Ruhun olmamasıdır. Eğer yapılacak işin şirket için iyi olduğuna inanıyorsam karşımdakileri de ona inandırmak zorundayım. Bu zaman alır, zor bir iştir, bazı işleri geciktiriyormuş gibi gözükür ama sonuçları itibarı ile en doğru karar verme uygulaması da budur.

Başarı, Yolda Yürürken Tesadüfen Ayağınıza Çarpan Bir Taş Değildir

Yönetici adil olmalı. Kriter olarak, niyetiniz iyi olmak kaydıyla yaptığınız işlerin yüzde 30’u yanlışsa bu kabul edilebilir bir düzeydedir. Ancak beraber çalıştığınız kişiler şuna inanmalı, bizim patronumuz yanlış yapabilir. Ama asla bilerek adalet duygularını zedelemez. Hak ve adalet duygularının dışına taşan bir karar vermez.

Pes etmeyeceksin. İnsanların ortalama akılları birbirine eşittir. Farklılık işi ne kadar istediğinize bağlıdır. En çok isteyen alır, daha az isteyen kaybeder. Biz daima en çok isteyen olduk, Tabi kabul edebilir riskler çerçevesinde... Hesaplanamayan hiçbir riski almayız.

Başarının olmazsa olmaz koşulu adanmışlık. Başarı öyle tesadüfen yolda yürürken ayağınıza çarpan taş değildir. Başarı inanç istiyor, gayret istiyor, alın teri istiyor. Gücünüzün dörtte dördünü inandığınız işe vermeniz gerekir.

Başarılar sizin, başarısızlıklar bir başkasının değildir. Başansızlıkları daha çok siz üstlenmelisiniz. Başarılan da arkadaşlarınıza mal etmelisiniz, çalışanın kurum kimliği içerisinde aidiyet duygusunu en üst düzeye çıkaracak bir ortamı hazırlayıp, işi onun eline teslim etmeniz gerekiyor. Bunu sağlarsanız çalışma verimli olur. Sağlayamazsanız insanlar tembelleşiyor.

Hızlı hareket etmek şart. Bugünün en önemli meselesi büyük olmak değil, hızlı olabilmek. Dünya ile entegrasyonun artması, iletişimin artması müthiş bir rekabet ortamı yarattı. Şimdi hayat da, teknoloji de hız esasına dayanıyor. Fakat bundan daha önemli hale gelmiş olan, hızlı karar verebilme ve hareket edebilme. Hep bir adım önde olmak gerekiyor. Çünkü iş hayatında ormandaki aslan ve ceylanın mücadelesini her gün yaşıyorsunuz. Hızlı karar vermek de bilgiye bağlıdır, iş yapma bilgi ve becerileri gelişmemiş kişilerin hızlı karar vermesi mümkün değil.

Üç defa ölçüp bir defada biçmek. Aceleci olmadan acele edebilme becerisi çok önemli. Bugün işe başlıyor olsam, aceleciliğimin yerine çok daha sakin bir yapı geliştirmiş olmayı isterdim. Telaş içinde, son sürat işi bitirme çabasının negatif faktör olduğunu gördüm. Hız önemli ama üç defa düşünüp, üç defa ölçüp, bir defa biçmek daha da önemli. İşleri, daha geniş bir çerçevede, daha seri halde, daha sakin düşünerek değerlendirerek yürütmek gerekiyor.

PORTRE; Ayhan Yavrucu

25 Haziran 1948 tarihinde Kayseri Develi’de doğdu. 1972 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Maliye Bakanlığı’nda çalışmaya başladı ve 1977 yılına kadar Hesap Uzmanları Kurulu’nda hesap uzmanı olarak çalıştı. 1 Mart 1977 tarihinde işe başladığı Alarko Şirketler Topluluğu’nda çeşitli kademelerde görev yaptı. Halen şirketin yönetim kurulu üyesi ve genel koodinatörü olarak görevine devam ediyor. İngilizce bilen Yavrucu evil ve iki çocuk babası.

Hakan Güldağ ile Dünya Sohbetleri

Tümünü Temizle
Karşılaştır